İstanbul Havalimanı, 6 Nisan'dan itibaren tam kapasite hizmet vermeye başlıyor.
taz.gazete, İstanbul Havalimanı'nı mercek altına aldığı dosyada bu projenin insanlar, çevre ve ekonomi üzerindeki etkilerini inceliyor.

Daha fazla okumak için:
taz.atavist.com/istanbul-havalimani

Yeni taşınan komşuları izlemek onları tanımanın en iyi yoluydu.

Yeni Komşu

„Onca ayrımcılıktan, önyargıdan kurtulabildiysem, ‚İnsan değişebiliyor demek.‘ diye düşündüm.“ Yazarımız Barış Uygur, çocukluğunun duvarlarını yazdı.

BARIŞ UYGUR, 2017-12-11

Seksenli yılların başında Güngören semtinin Haznedar Mahallesi'nde yaşıyorduk: henüz internet yok, Facebook yok, Instagram yok. Tanımadığımız insanların hayatlarını incelemenin, nasıl bir aile ve nasıl insanlar olduklarını anlamanın ilk ve tek yolu, taşınırken kamyondan indirdikleri ya da kamyona yükledikleri eşyalara bakmaktı. Böyle zamanlarda, annelerimiz birer ikişer camlara balkonlara çıkar, taşınan eşyaları büyük bir dikkatle incelerlerdi.

“Halıları pek çirkinmiş,“ “Ay bu zamanda büfe mi kaldı,“ “Çamaşır makineleri var mıymış kız?“ “Koltuk takımı da çok eski moda,“ şeklinde yorumlar yapıyor ve inen eşyaları beğenmedikleri için muhtemelen içten içe seviniyorlardı. O zamanlar Facebook duvarlarımız, taşınırken kapının önüne dayadığımız kamyonlar, duvardaki yorumlar da pencerelerden bizi izleyen komşuların dedikodularıydı.

O zamanlar televizyon günde bir kaç saat yayın yapıyor, park yok, bahçe yok, yapacak bir şey yok. Dolayısıyla etrafımızda hareket eden herhangi bir şeyi izlemek için hiçbir fırsatı kaçırmaz; sokağa gelen yol mühendislerinden, oynatılarak gezdirilen ayılara kadar her şeyle ilgilenirdik. Hele bir inşaat görelim, bitene dek inşaatı şantiye şefinden daha büyük bir dikkatle takip ederdik. Kakamız geldiğinde ise yalnızca inşaata sıçmakla kalmaz, her kat çıkıldığında o kattan aşağıdaki kum yığınına atlayarak eğlenirdik. Düşünüyorum da, komple gerizekâlıymışız.

Bir defasında 2 numaraya taşınan Almancılar (aslında İsviçre’den gelmişlerdi ama yurtdışında çalışan herkes bizim için Almancıydı) eşyaları indirirken herkesin yüzü asılmıştı. Komşulardan biri, sahip olduğu en lüks ev eşyası bez torbalı bir elektrikli süpürge olan anneme “renkli televizyonları bile var kız,“ demişti. Bunu duyunca misafirliğe gidip renkli televizyon izleyebileceğim bir komşu geldi diye heyecanlanmıştım ama o Almancıların kızları daha taşındıkları ilk hafta beni dövdüler, ben de hiç gitmedim.

On numaranın yeni sakinleri

O gün sokağa giren kamyon apartmanımızın önüne park edince, hepimizi bir heyecan sardı. Yeni taşınanların eşyaları anlaşılan herkesinkinden tırttı ki apartmandaki teyzelerin yüzü güldü. Tabii biz annelerimiz gibi yeni taşınanların eşyalarından çok, çocukları var mı diye bakıyorduk. Hüseyin’i ilk kez orada gördüm. Büyük bir adam gibi, bir torbayı yüklenmiş taşıyordu. Torbayı evine götürüp başka bir şey yüklenmek için aşağı inmişken benim en iyi arkadaşım Ceyhun “On numaraya mı taşındınız siz?“ diye sordu. Hüseyin “He, On numara,“ dediğinde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlamıştık.

Almancılardan bile daha komik konuşuyordu. Karşı apartmandaki aşçının oğlu Sinan hemen Hüseyin’i taklit etti. Biz güldük, o bozuldu. Tam bize cevap verecekken annesi anlaşılamayan bir dildebir şeyler söyledi Hüseyin’e. Hüseyin annesinin yanına gitti, onun verdiği bir torbayı daha aldı, bize bakmadan yukarı evine götürdü. Şaşakaldık.

Bizden bir iki yaş büyük olan Sinan “Arapça biliyorlarmış,“ diye fısıldayınca Ceyhun, “İbo Abi de biliyor,“ dedi. Beş numarada yaşayan İbo Abi’nin annesi Osmanlı zamanında Sudan’dan gelen siyahi vatandaşlarımızın torunlarından olduğu için İbo da, babası Rizeli olsa bile siyahiydi ve hepimiz siyahi olan herkesin Arap’tan başka bir şey olamayacağını dolayısıyla İbo’nun da Arapça bilmesi gerektiğini düşünüyorduk.

Ne yeni komşularımızın, ne de İbo Abi’nin Arap olmadıklarını yıllar sonra anlayacaktım.

Kovboylar ve kızılderililer

Mahallede her pazar televizyonda hepimizin merakla beklediği kovboy filmleri oynardı. Siyah beyaz televizyonlarımızda ya da bazen bir punduna getirip beş numarada oturan Sadık Amcaların, 155 bin liraya “fabrikasından“ aldıkları 56 ekran renkli Blaupunkt televizyonda, kovboy filmlerini izler, sonra hep beraber sokağa çıkıp izlediğimiz filmdeki rolleri aramızda paylaşırdık. Ben hep yüzbaşı olmak isterdim mesela, bana en kıyağı o gibi gelirdi.

Ama sorun rütbelerin dağılımında değildi. Zaten ben yüzbaşılığı kapsam da aşçının oğlu Sinan çavuş bile olsa, bizden iki yaş büyük olduğu içinde emir komuta onda olurdu. Sorun kızılderililerdi. Kızılderililer o dönem bizim için tam da filmlerin empoze etmek istediği gibi, ortalıkta donla gezinip medeniyeti tehdit eden bir takım vahşilerdi. İyi yürekli süvarilere saldırıyor, elbiselerinin altında tarlatan olduğunu bilmediğimiz için kocaman ve çıkık kıçları olduğunu sandığımız beyaz şapkalı masum Miss Amy’leri falan kaçırıyorlardı.

Ama henüz küçüktük ve kimse kızılderili olmak istemezdi. Ayrıca filmlerdeki kızılderililer de empati kurması zor insanlardı. Mahallede bir tek İso, aramızdan en esmer çocuk olduğu için otomatik olarak kızılderili olurdu ama bu kızılderililer grup hâlinde gezen kişiler olduğu için kızılderili sabitimiz İso’nun yanına bir iki kişi daha vermek gerekirdi.

Yeni komşularımız taşındıktan sonraki ilk pazar, hep beraber sokağa çıktığımızda Hüseyin’i tek başına kaldırımda otururken bulduk. İlk fark eden de İso oldu ve “Hüseyin de kızılderili olsun,“ dedi. Hüseyin İso’dan bile daha esmerdi. İşin garibi Hüseyin’e kızılderili olacağını söylediğimiz zaman, sevinerek kabul etti. İso’yla beraber hulu-lu-lu diye bağırarak bize saldırmak ve daha sonra hayâli altıpatlarlarımızdan çıkan kurşunlarla devrilmekten ibaret olduğundan, filmi izlememiş olsa da bu işi kolayca kıvırdı.

„İnsan değişebiliyor demek“

Yeni arkadaşımız Hüseyin kızılderili olarak başladığı mahalledeki hayatına, maçlarda kaleci, saklambaçta ebe olarak devam etti; aldım verdim ben seni yendim seçmelerinde sürekli sona kaldı. Hepimizin bir en iyi arkadaşı vardı ama Hüseyin hep tek kaldı. Hepimizin anneleri az çok görüşürdü ama bir tek Hüseyin’in ailesiyle kimse görüşmezdi. Türkçe bilmiyorlardı çünkü. Hüseyin ailedeki Türkçe bilen tek kişiydi ki onun da Türkçesiyle sürekli dalga geçiyorduk.

Bu anıları yıllar sonra hatırladım. Hayatımda hiç kimseye hiçbir zaman ayrımcılık yapmadığımı düşünürken çocuk yaşta Çingene İso’yu ve daha da çok Kürt Hüseyin’i nasıl “ötekileştirdiğimizi“ fark ettikten sonra gerisi çorap söküğü gibi geliverdi. Saçma sapan nedenlerle sayısız çocuğu; hele bir de ergenlik ve lise çağında, daha çok kızlarla geziyor oynuyor diye alay ettiğimiz okul arkadaşlarımızı hatırladım. Dış görünüşüyle, memleketiyle, aksanıyla, giyimiyle ve dinlediği müzikle yargıladığımız bir sürü çocuk geçti gözümün önünden.

Bir an kendimden utandım: Onca ayrımcılıktan, önyargıdan kurtulabildiysem, “İnsan değişebiliyor demek.“ diye düşündüm. Bugün, bir grup insana olan nefretlerini sanki koskoca bir insan topluluğu mönüde çıkan tek bir yemek, sinemadaki bir film, pazarda satılan bir sebzeymiş gibi “sevmeme hakkı“ diye pazarlamaya çalışanların da değişme, dönüşme ve günün birinde hiç bir insan topluluğuna sevgisizlik duymadan yaşayabilme ihtimalini sevdim.

BARIŞ UYGUR, 2017-12-11
GERI
YAZAR HAKKINDA
Bağımsız gazeteciliği destekleyin. Bu proje icin bağışta bulunabilirsiniz.