„Para her şey değildir. Onlar özgürlük istiyorlar“

„Biz burada iyiyiz“

Pek çok insan, demokrasinin her geçen gün azaldığı Türkiye'yi terk ediyor. Yazar Barbaros Altuğ, aralarından Berlin'e göç edenlerin hikayelerini yazdı.

CANSET ICPINAR, 2017-11-27

Barbaros Altuğ Ankara'da mühendislik eğitimi gördü. 1999 yılında Türkiye’de edebiyatçıları temsil eden bir edebiyat ajansı kurdu. Çeşitli gazete ve magazin icin editörlük yapti ve köşe yazarı olarak çalıştı. 2014 yılında yayınlanan ve bu yıl Almanca'ya çevrilen „Biz burada iyiyiz“ adlı kitabı üzerinde çalışmak için bir dönem Berlin'de yaşadı. Darbe girişiminden sonra Türkiye'den taşındı. Şu an Paris'te yaşıyor. taz.gazete kendisyile Hamburg'da söyleşi için buluştu.

taz.gazete: Barbaros Bey, kitabınız Gezi'den sonra Türkiye'yi terk eden üç genç insanın hikayesini anlatıyor. Gezi çok umut verici bir direniş olmasına rağmen kitabın konusu neden sürgün?

Barbaros Altuğ: Gezi'de çok aktiftim. Protestoların sonuna doğru insanlarda özellikle genç insanlarda yılgınlığı gördüm. Umutlarını kaybetmeye başlamışlardı, çünkü Türkiye'yi değiştiremeyeceklerini anlamışlardı. Maalesef Gezi'den bize geriye kalan, Gezi'nin değerlerine inanan insanların o ülkede barınamayacağı oldu. Kendi aralarında „nereye gidebiliriz“ diye konuşuyorlardı. Hiçbir politik hareket onları desteklemedi. Bu sadece AKP'nin sorunu değil, diğer bütün siyasi partilerin de sorunu. Onların seslerine kulak vermeleri gerekirdi. Şu anda yaşadığımız sorunlar buradan kaynaklanıyor. Yazılması gereken bir kitap vardıysa; işte o, bu kitaptı.

Gezi'den sonra siyasi durum giderek kötüleşti, birçok insan Türkiye'yi terk ediyor. Kitabınızdaki kahramanlar gibi neden Berlin'i tercih ediyorlar sizce?

İspanya'da iş olanakları az. İtalya'da İtalyanca bilmeniz gerekir. İsveç zaten göçmen kabul etmiyor. Yunanistan'ın siyasi gündemi Türkiye gibi her gün değişebilir. Tek seçenek kalıyor: Berlin. Berlin'de büyük bir „Turkish community“ var. Berlin özellikle kapılarını genç yaratıcı insanlara açıyor. Yeterince iyi eğitimliyseniz, başarılı bir geçmiş veya gelecek vaat ediyorsanız Berlin en azından bir şans veriyor. Sadece Türkçe ve İngilizce konuşarak hayatınızı sürdürebilirsiniz. Bu başka bir yerde çok zor. Türkiye kökenlilerin en az ayrımıcılığa uğradıkları şehir Berlin. Bunu kendi tecrübelerimden yola çıkarak söyleyebilirm.

Siz de mi yeni Berlinlisiniz?

Kitabı bitirmek icin Berlin'e gelmiş, Thorstrasse'de ev kiralamıştım.

Ve orada hikayenizdeki Yasemin, Ali ve Eren ile tanıştınız?

Köşede bir lokanta vardı. Birkaç gün sonra öğle yemeğine gittiğimde üç kişi geldi bavularıyla. Bir kız, iki erkek. Kız aslında benim yazdığım Yasemin. Berlin'de nasıl hayatta kalabileceklerini konuşuyorlardı. İş bulabilir miyiz, paramız yeter mi gibi. Sohbetlerini dinledim, yazdığım hikaye gördüğüm bu sahne üzerine kurdum.

Kitabınızdaki kahramanlar bir şekilde hayatlarını sürdürmeyi başarıyor, fakat siz sürgün konusuna daha karamsar yaklaşıyorsunuz. Oysa her dönem Türkiye'den göç eden insanlar oldu. Mesela 1980 darbesinden sonra. Sizce bugün farklı olan nedir?

Ben bu kitabı 2014 yılında yazdım ve onların dönmelerini istediğim için umutlu bir şekilde bitirdim. Türkiye'yi terk eden insanların ülkeyi umutlu ve ışıklı bir yarına taşıyabileceklerini düşünüyorum. Aradan 3 yıl geçti ve bu süre içinde Türkiye bir uçurumun kenarına geldi. O çocuklar o uçuruma dönmek istemiyorlar artık. Arkadaşları hapiste, öldürülmüş veya aileleri sindirilmiş. İyi para kazanabilecekleri ortamlar var Türkiye'de, fakat beş kişi 40 metrekare apartmanda yaşamayı tercih ediyorlar. Eleştiri kabul etmeyen bir sistemde yaşayamazsınız. Para her şey değildir. Özgürlük istiyorlar ve yakın gelecekte bu özgürlüğe sahip olamayacakları için neden dönsünler?

Her şeye rağmen Türkiye'de demokratik hareketler var. Bu hareketler, yurt dışından nasıl desteklenebilir?

Türkiye'den bir göç var, ama baktığınızda belki yüzde biri ülkeyi terk etmiştir. Zaten ne kadarı ülkeyi terk edebilir, hangi ülke kapılarını açar? Türkiye'deki insanlar ülkenin değişmesini isterlerse o ülke değişecek. Göç eden insanların yapabileceği üretim yapmak: Kitap yazmak, müzik ve film yapmak ve böylece onlara umut vermek. Türkiye zengin bir ülke değil, bizim en büyük ticaretimiz Avrupa'yla. Ticareti bile kesseniz Türkiye tedbirini almak zorunda. Buna benzer maddi tedbirler Gezi'den sonra uygulansaydı belki şu anda Avrupa'nın tehdit olarak hissetmediği bir ülke haline gelirdik. O çocuklar da kendi ülkelerinde kalırdı zaten.

1960'lardan bu yana Türkiye'den Almanya'ya göç hareketi var. Siz ilk gelen Türkiye kökenli Almanlar ile yeni gelen Türkiyeliler arasındaki dinamikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

55 sene önce gelen insanlar maddi nedenlerden dolayı geliyordu ve çok eğitilmiş değilerdi. Türkiye eğitimsiz olan kesimi yollamaya çalıştı ama artık üçüncü ve dördüncü kuşaklar yaşıyor Almanya'da. Yani onlar zaten Alman, onların Türklüğünden çok az bahsedebiliriz -ve adapte olabilmek iyi bir şeydir-. Son gelen insanların farklı kaygıları var, mesela entelektüel kaygılar. Ki bunlar, kendi ülkesinde üretim yapamayanlar, yaptığında ceza alanlar veya kendisine otosansür uygulamamak için başka bir ülkeyi tercih etmiş olanlardır.

Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli insanları karşılaştırmak çok zor. Fakat üçüncü ve dördüncü nesil ile yeni gelen Türkyeliler aslında aynı düşünceye sahip insanlar. Aynı genleri paylaşıyorlar. Gen dediğim sadece genetik anlamda değil; misal aynı şarkıyı dinlediklerinde aynı hisslere sahip olabilmek. Bu gençler aynı kitapları okumuş, aynı filmeri seyretmiş insanlar. Mesela Ajda Pekkan dediğimizde herkes kim olduğunu bilir. Ortak paydaları çok. O nedenle daha iyi bir harmanlama oluşturuyorlar. İnşallah daha iyi olurlar.

Şu an üzerinde çalıştığınız kitapların konuları Ermeni soykırımı ve işsiz gazeteciler. Birbirinden çok farklı gözükse de kitapların konusu yine sürgün. Bu konu sizi neden yakından ilgilendiriyor?

Sürgün birçok şey olabilir. Aşkından ayrılabilirsin, ülkenden ayrılıp gidebilirsin. Bir insanın kolunu kesmek gibi bir şeydir sürgün. Benim ilgilendiğim şey, kolun kesildiğinde nasıl hayatta kalabiliyorsun? Sürgün meselesi, Türkiye'nin temel sorunu. Osmanlı döneminden beri milyonlarca insanları sürmüşüz ve bunun sonuçlarını hiç düşünmemeşiz. Özellikle ilk kuşak kendi toprağından asla kopamıyor. Çocukları dahi unutamıyor. O insanlara yaptığımız affedilebilir bir şey değil. Almanya 1940'larda Yahudilere yaptığı kötülüklerle yüzleşiyor ve bunun bedelini ödüyor. Biz insanlardan özür bile dilememişiz. Bir ülke böyle iyileşebilir mi? Sürgün kötülüğüyle yüzleşmemiz gerekir, ama bunu yüz yıldır yapmıyoruz. Dahası halen azınlıklar ötekileştirilip sürgüne gönderiliyor. O nedenle Türkiye'de faşistlerin sloganı „Ya sev ya terk et.“

Terk etmeyince ne olur?

Bu bir tehdittir. Öldürecekler. Sadece öldüreceklerini yazmıyorlar. Bu sloganı sokaklara pankart olarak özgürce aşabiliyorlar, çünkü insanları terk etmeye zorladıklarında ceza almıyorlar. Onlara, farklı olan herkesi sürme hakkı veriliyor. Ama orası benim de ülkem, seviyorum ama onlar gibi sevmiyorum. Esas bu ülkeyi sevmeyenler onlardır.

tazcafé'de kitap okumasi: Yazar Barbaros Altuğ ve taz.gazete Editörü Ebru Taşdemir tazcafé'de Kitap, Gezi ve Türkiye hakkinda sohbet edecekler. Etkinlik Oliver Kontny tarafindan Türkçe ve Almanca cevrilecek. 28.11.2017 Salı günü, tazcafé. Saat 19.00'dan itibaren. Giriş ücretsiz.

CANSET ICPINAR, 2017-11-27
GERI
PAYLAS
YAZAR HAKKINDA
Bağımsız gazeteciliği destekleyin